“Inhibition/Exhibition” (Çile Bülbülüm Çile)
Kişisel ve kolektif özgürleşme sürecine dair derin bir yüzleşme
Cem Mumcu’nun kişisel sergisi “Inhibition/Exhibition” (Çile Bülbülüm Çile), 1 Mart – 3 Nisan tarihleri arasında, Derya Yücel küratörlüğünde Beyoğlu Belediyesi İstiklal Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. Cem Mumcu, insan doğasının iki temel ve çelişkili yönü olan bastırma ve dışa vurumu görsel bir metafor olarak ele alıyor. Sanatçı hem kişisel hem de toplumsal düzeyde kendini ifade etme cesaretine dair bir hikâye anlatıyor. Serginin başlığı olan “Inhibition/Exhibition”(Çile Bülbülüm Çile), bu ikiliği çarpıcı bir biçimde ifade ederken izleyiciye güçlü bir yüzleşme alanı sunuyor.





Inhibition (bastırma) ve exhibition (sergileme) arasındaki gerilim üzerinden yaratıcılığın özgürleşme mücadelesine işaret eden şair, yazar, psikiyatrist ve ressam Cem Mumcu’nun eserleri, insanın içsel dünyasındaki bastırılmış duygular ile toplumsal yapıların dayattığı sınırlar arasında sıkışan bir varoluşsal sorgulama yaratıyor. Sanatçı, figüratif soyutlamalar, metaforlar ve metinler ile hem bastırılan hem de sergilenen bu yüzlerin bir arada var olmasını ve birbirleriyle olan ilişkilerini sorguluyor.
Bastırdığımız yanlarımız gerçekten görünmez mi? Sergilediğimiz yüzler gerçeğin bir yansıması mı yoksa bir yanılsama mı? Sorularına alan açan serginin küratörü Derya Yücel’e göre “Cem Mumcu, bireysel kırılganlıklar ve toplumsal sınırların iç içe geçtiği bir zeminde, insan doğasının karmaşık ve çift yönlü doğasını inceliyor. Inhibition ve exhibition arasında gidip gelen birey, bu iki zıt uç arasında sürekli bir denge arayışındadır. İçsel dünyasını koruma ihtiyacı ile kendini toplumsal düzlemde ifade etme arzusu arasında yaşanan bu gerilim serginin odak noktasını oluşturuyor.” Serginin mekânsal kurgusu Cem Mumcu’nun eserlerinin içsel derinliği ve çok katmanlı anlamlarını destekliyor. Renklerin duygusal çağrışımlarıyla mekâna yayılan, resimlerin plastik dilini yapılandırırken kelimelerin rehberliğinden yararlanan, ziyaretçiyi sözel ve görsel sanatların birleşimiyle oluşturulan bir deneyime davet ediyor.


Cem Mumcu’ya göre “sanat toplumun dayattığı normlar ve sınırlamalar ile bireyin içsel çatışmaları arasında bir köprü kurarak, bastırılmış ya da bastırılmaya zorlanmış duyguların, düşüncelerin ve özgürleşme arzusunun dışa vurulmasıdır.” Mumcu’nun eserleri, kelimelerin, hislerin ve anlamların ifadeci bir tavırla görselleştirilmesiyle şekillenir. “Inhibition/Exhibition” (Çile Bülbülüm Çile), bir yanda normlara uyma/uyum sağlama baskısı, diğer yanda bireysel özgürlük arayışından cesur bir dışavuruma uzanan gerilim hattında, bireyin kendini ifade etme yolundaki çabalarında sanatla buluştuğu alanı temsil etmektedir.
“Cem Mumcu, karanlığın içindeki gölgelerin dansı, yitik bir şarkının bilinmeyen namelerinin fısıltısını dinletiyor izleyicisine. Bu gölgeler bazen bir mağara resmini bize hatırlatırken, bazen binlerce yıl önce bozkır içine terk edilen taş üzerine kazınmış petrogliflerden esintiler getiriyor. Böylece onun resimleri bir beğeni, bir gösteri resmi olmaktan çok, bir kaygı, bir insan olma ve hayatın içine konma resmine dönüşüyor.”
Oğuz Erten
Beyoğlu Belediyesi İstiklal Sanat Galerisi: İstiklal Caddesi, No: 217, Beyoğlu, İstanbul





Söz Yasaktı, Renge Saklandım // Words Forbidden, I Hid in Colors
“İçimizde bekleyen kahraman, büyük bir zorluk durumunda -korkularımızdan oluşan- kalın surları kırar ve dışarı çıkar. Onu ilk gördüğümüzde kendimiz olduğunu bile anlamayız.”
Cem Mumcu
Kalın surlarla örülü bir ülkede, kalın surların ardına saklanmış evlerde, kalın surlar- dan başka bir şeyi hissetmenin çok güç olduğu ailelerde, kalın surların üzerinden el ele tutuşmaya çalışılan ilişkilerde, kalın surların gölgesinin düştüğü sokaklarda, okullarda, ofislerde, stadyumlarda, vapurlarda yahut rastgele bir bankta, kalın surlara belki de hiç istemeden bir tuğla daha koyan kendi benliklerimizde yaşamaya kıstırılmış herkes için bu sergi. Kalın surların bekçilerine inat…
Psikiyatrist, yazar, yayıncı ve ressam Cem Mumcu’nun “Söz Yasaktı, Renge Saklandım” isimli üçüncü kişisel resim sergisi, işte tam da bu düsturla gerçekleştirilmiştir.
Mumcu, bugüne dek sürdürdüğü resim kariyerinde sanatsal ve estetik açıdan izleyene sunduğu; soyutla somutu hemhal eden, yeri geldiğinde bir figür ya da bir lekeden an- lam yaratan, dışavurumculuğu ters yüz ederek içimize de vuran, basitin içine nakşettiği sofistikasyonuyla dimağda eşi olmayan biricik bir lezzet bırakan kendine özgü anlayışını ileriye taşıyor. Mumcu, yine tekinsiz, yine ihtiyatsız, yine hesapsız… Yine şaşırtıcı, yine beklenmedik ama yine çok tanıdık, hep içimizde olanın tuvale yansıması gibi… Okurla- rının çok iyi bildiği, izleyenlerinin de git gide daha net öğrendiği eser yaratanla eserde büyülenenin arasında oluşan o bambaşka bağın, bizzat o bağı kurmanın da sergisi bu.
Ancak yalnızca estetik ve sanatsal bir sergi değil. Her birimizin içinde bekleyen o kah- ramanın o kalın surları kırışının, içeriye ilk gün ışığının sızışının ve “dışarı çıkışımı- zın” sergisi bu. Erk ve iktidar yanılsamalarıyla görkemli olduğunu sananların değil, tam tersine sıradan olduğu sanılanların gerçek görkeminin sergisi. Bir meydan okuyuş; ka- lemlerin kırıldığı, ağızların bağlandığı, tehdit ve korkunun norm haline getirilmeye ça- lışıldığı bir çağda, söze dair yasakların yazıldığı kâğıtların aslında rengarenk boyanabi- leceğini hepimize ilan eden bir hürriyet manifestosu. Umudun ve vazgeçmemenin -ne pahasına olursa olsun- sergisi bu. Bu anlamda Mumcu, izleyenini sergisine haykırmayı erteleyip tam boğazında biriktirdiği koca koca yumrularla beraber davet ediyor: Bu sergiyi Gezi’de sokağa çıkar gibi, sandıkta mührü basar gibi, çok öfkeli ve bir o kadar da haklı bir tweet atar gibi, kendi memleketinde bir gettoya mahkûm ol- muşların dost meclislerinde “Bu sefer olacak” dediği geceler gibi gezmek de müm- kün ve hatta daha anlamlı.
Şimdi içimizde bekleyen kahramanların, kalın surları renklerle yıkma zamanı, putlarımızı resimle kırma zamanı. Cem Mumcu, hepimize ilk önce kendinin yıktığı o surların arasından güneş ışığı sunuyor.
“Günün aydınlanması için karanlığın çökmesinin gerekli olduğunu biliyordum. Bildiklerimin çoğu gibi, hissetmem gerekiyordu anlamam için. Aydınlanmam için karanlığı görmem ya da bilmem yetmiyordu. Karanlığın kendisi olmam lazımdı. Ateşin yaktığını da bilerek değil yanarak öğrenmiştim.” – Cem Mumcu
Onur Emer


Geçmiş Zaman Olur ki… // Down The Memory Lane…
Cem Mumcu’nun katılmış olduğu tek karma sergi
Farklı ruh hallerini renk ve formlarla anlatmaya odaklanan Cem Mumcu, kendi hayatından yola çıkarak oluşturduğu eserlerinde bizleri her birimizin paylaştığı ortak hislerle yüz yüze getirerek bunlarla hesaplaşma imkânı sunuyor.





Zoraki Yolculuk // Accidental Travel
Hani bir an gelip de aklın sınırlarını zorlayan tuhaf olayların tüm dünyanızı allak bullak ederek sizi her yönüyle belirsiz gerçeküstü bir serüvene sürüklediğini hissettiğiniz oldu mu? Belki sadece rüyalarınızda… Peki ya gerçek dünyada? İşte Cem Mumcu bizleri böylesi bir zoraki yolculuğa çıkarıyor:
“Zorla gittim, zorunlu gittim. Kendimden başka gücüm yoktu. Kendimin biriktirdiği ne varsa artık onlar da yoktu. Yeniden gitmem gerekiyordu. Her yerden ve her şeyden gitmem gerekiyordu. Kendimden başka toprağım, sallanan içimden başka zeminim yoktu. Boşluğun rengi bile yoktu.
Düşünmek, anlamak, durmak, durmamak, yemek, içmek, uyumak, konuşmak gibi kendiliğinden olan eylemler bile zorlaşmıştı. Belirli olan tek şey belirsizlikti. Bilindik bütün bağlar kopmuştu. Algılarım allak bullaktı.
Bildiğim bütün karanlıkların aidiyetle bir bağı vardı. O yüzden hiç kimse ve hiçbir şey olmaya çalışmıştım hep. Ve sevmediğim aidiyetler işte şimdi artık iyice yoktu.
Oysa sorgulamalarımdan, acılarımdan, şüphelerimden yeniden ve yepyeni bir zemin oluşturmaya başladığımı fark ettim. Zihnim ve kalbim acı ve öfkeyle açılıyordu. Beklemek zamanın en uzun haliydi. Acılı ama bereketliydi. Benzememek, bambaşka bir şey olmanın tek yoluydu. Benzemek sığınaktı ama tutsaklıktı.
Güçsüzlük yeni güçlere kapı açmaya başladı. Kayıptan ilham almam, yokluğu canlandırmam gerekiyordu. Boşlukla ve boşlukta özgürleşiyordum. Ezilen bir meyvenin nasıl özü çıkıyorsa özüm çıkıyor ve özüm akıyordu. Posalarımdan arınmayı bir kayıp gibi görmemeliydim.
Her şey ikiye bölünürken benim de ikiye ayrılmam gerekiyordu. Yaralarımı saklamamalıydım.
Gösterişsiz bir onur gibi taşımalıydım. Olağanın dışına çıkmadan yeni bir şey yaratılmıyordu. Acı, sınırların geçilmesine yarıyordu.
Yaratıcılığımdan kopmadığım anlarda benlik hissimi kaybetmediğimi fark ettim. Değerler ve hiyerarşinin altüst olması özgürleştirmişti. İnziva, sıradanlığı bombalamıştı.
Dionysos, bilindik kendimden bile uzaklardaydı. Zorluğun ve acının görkemindeydi ve kendini yeniden yeniden yapmaktaydı.”
Cem Mumcu, genelde eserlerinde bireyin sıfatları ve sıfatlandırılmasını konu alarak resmettiği soyut, lekesel ve kimi zaman belli belirsiz figüratif ruh tasvirlerini bu sefer bizzat tecrübe ettiği tekinsiz bir serüven üzerinden daha derin, keskin ve net bir tavırla bizlere aktarıyor. Günümüz dünyası ve toplumsal başkalaşımın insanoğlu üzerinde yaratabileceği tahribatın boyutlarına odaklanan sergi; sanatçının başından geçen bir takım talihsiz olaylar dizisinin fitilini ateşlediği zoraki bir yolculuk deneyimini merkezine alarak oluşabilecek duygu sıkışıklıkları ve devinim halindeki türlü türlü ruh hallerinin çarpıcı hikayelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Zoraki Yolculuk!
Düşünün ki soğuk ama güzel bir güne mutlu hislerle uyanıp öyle tuhaf olaylarla karşılaşıyorsunuz ki bir kartopunun yuvarlandıkça çoğalıp çığa dönüşmesi gibi kontrolsüzce üzerinize gelen ve daha henüz hazmedemediğiniz bu olağandışı durum karşısında tek çare olarak kendinizi belirsiz bir geleceğe doğru beklenmedik, hiç ama hiç hazırlıksız ve adeta zoraki bir yolculuğa çıkarken buluyorsunuz. O kadar gerçeküstü ki olsa olsa bu ancak kötü bir rüya olabilir! Siz olsanız nasıl hissederdiniz; şaşkın, kırgın, kızgın, korkmuş, incinmiş, karamsar, umutsuz, çaresiz, inancını yitirmiş veya belki de parçalanmış? Doğamız gereği hassas ve kırılgan varlıklarız, bu duygulardan.
Ne kadarını altında ezilmeden sırtlayabiliriz? Peki ya böylesi ezici bir durum karşısında insan kendiyle barışık kalmayı daha ne kadar sürdürebilir? Ve tüm bu olanlar iç dünyanızda ne tür fırtınalar koparır ve en nihayetinde sular durulduğunda yeniden nasıl kendimiz olabiliriz?
Duygular su gibi değişkendir; birbirini besleyip ardı ardına gelişerek rahatça akabildiği gibi hepsinin aynı anda üzerinize karabasan gibi çöreklendiği katı ve sert zamanları da olur. İşte bu zamanlar tam da deliliğin eşiğinde olduğunuz anlardır. Önünüzde iki seçenek vardır; ya teslim olur ve kendinizi deliliğin rahat ama lanetli sularına doğru bırakıverirsiniz, ya da tüm bu olanlara karşı göğüs gerer, her biriyle teker teker mücadele ederek adeta uzlaşmaya çalışırsınız. İnsan belki de kendine/içine/kalbine ancak bu denli umutsuzluk anlarında tam anlamıyla yakınlaşabilir, kendiyle baş başa kalarak katıksız samimiyete teslim olabilir ve hatta en yalın haliyle tüm bu yaşadıklarını resmedip aktarabilir.
Cem Mumcu, işte tam da bu tür bir serüveni gönülsüzce kucaklamak zorunda bırakılmış bir sanatçı. Resmettiği yolculuk; kesif bir tekinsizliğin kol gezdiği, şartların her koşulda aleyhte geliştiği teatral bir durum karşısında tamamen korunaksız olmanın getirdiği panik duygusu ve devasa bir şaşkınlıkla karşılıyor bizleri. Akabinde oradan oraya savrulmanın getirdiği hayal kırıklıklarının bir virüs gibi çoğalarak kısa sürede kırgınlığa, kırgınlığın karamsarlığa, karamsarlığın ise umutsuzluğa, çaresizliğe, öfkeye, inkâra ve hatta sonu inanç yitimine kadar uzanarak ruhumuzu içten içe kemirip çürüten bir azap anına kadar yükselmeye başladığına şahitlik ediyoruz. Tüm bu duygudurumları bizleri artık öyle bir noktaya taşıyor ki hissedilen içsel baskı, daha önce olduğumuz kişi olarak kalmamıza daha fazla izin vermiyor ve en nihayetinde kendimizi başka biri olma uğruna yeniden yeniden yapıp bozduğumuz bir kısırdöngü içinde hapsolmuş buluyoruz. Ta ki yeni kendimizle tamamen barışarak o iç dengeyi yeniden tesis edebildiğimiz o mutlak ana kadar…
“Yazı azaldı, konuşma azaldı ama çizim ve resim arttı…”
Cem Mumcu, sürprizlerle dolu bir isim. Psikiyatrist ve yazar kimliğiyle bolca konuşan ve yazan Mumcu aynı zamanda 15 yılı aşkın süredir çizen ve resmeden de biri. Eserlerinde, bilinenin ve görünen fiziksel dünyanın aksine, deneyimlediği bireysel ruh hallerini resmeden dışavurumcu bir sanatçı. Uzun süre eline geçen her türlü alışılmadık gündelik malzemeyle sadece kendi için resim yaptıktan sonra büyük ısrarlar sonucu “Sandığınız Değilim, Sandığınız Şeylerden Hiçbiri Değilim, Sandık da Değilim!” isimli ilk kişisel sergisini 2016 yılında açtı.
Mumcu, ilk sergisinden bu yana geçen şu bir yıllık süre zarfında gerçekleştirdiği ve “zoraki yolculuk” olarak adlandırdığı bu arınma ve yeniden kendini bulma serüvenine önce birkaç şehir değiştirerek farklı kültürler içinde kaybolmaya, tamamen izole şekilde tüm bu yaşadıklarını anlamlandırmaya ve hazmetmeye çalışarak başladı. Bu durumun beraberinde getirdiği ilave zorluklar nedeniyle kısa sürede bundan sıkıldı ve plansız bir şekilde kendini daha önce mutlu hissettiği Paris’te buluverdi. Kırık dökük Fransızcasıyla kimseyi tanımadığı bu yeni topraklarda yapayalnız başladığı zorlu/ zorunlu iç serüveni süresince sıklıkla kabaran duygu devinimlerini kabul edip yüzleşerek tüm bu kendiyle barışık kalma çabasını unutmamak adına adeta her birini resmedip belgeleyerek geçirdi.
Bazen huzursuzluk ve isyan da insanı en az aşk kadar üretken yapabiliyor. Tuhaf bir şekilde yine de şanslıydı ki Paris’te kaldığı binanın giriş katında resim malzemeleri satan bir dükkân vardı. Pek konuşmadı, hemen hemen hiç yazmadı, sadece içinde kopan fırtınaları ve dönüşümleri resmetti, adeta unutmamak adına hepsini büyük bir özenle kayıt altına alarak kendi yolculuğunun bir nevi resimli tarihine tanıklık etti. Şimdilerde bu zamanları hatırladığında “yazı ve konuşma azaldı ama çizim ve resim arttı” şeklinde özetlediği alabildiğine üretken bir zaman geçirdi. İçinde bulunduğu ızdıraptan kurtulmak, düştüğü derin hüznün yükünü hafifletmek ve bazen de sadece delirmemek adına kendi kendini oyalamak amacıyla sıklaştırdığı eserlerle oluşturduğu bu “sessiz çığlıklarının resimli külliyatı” en nihayetinde döndüğü ata topraklarında 100’lere ulaşmıştı.
Zoraki Yolculuktaki O En Mahrem “An”lar
Sergi, külfet dolu bir yolculuğun sebep olduğu ve sanatçı açısından fazlasıyla kişisel manalar yüklü resimli külliyatın içinden kendi deyimiyle “en sevdiklerim” olarak adlandırdığı eserleri de barındıracak şekilde titizlikle seçilmiş 43 eserlik bir seçkiyle Buğra Uzunçelebi küratörlüğünde oluşturulmuştur.
Sergi fiziksel yapısına göre temelde iki ana bölümden oluşmaktadır; giriş katta yer alan karton, tuval gibi daha sert yüzeyler üzerine resmedilmiş ağırlıklı olarak orta/büyük boy eserlerden oluşan ilk bölüm ve çeşitli kağıtlar üzerine resmedilmiş orta boy eserlerden oluşan bir üst katta yer alan ikinci bölüm. Tüm seçki yer yer mürekkebin eklendiği akrilik boyayla üretilmiş ve kısmen içinde çeşitli buluntular da barındıran karışık teknik ve kolaj eserlerden oluşmaktadır.
İlkine göre teknik açıdan daha disiplinli malzeme seçimiyle dikkat çeken bu sergiyle; Mumcu’nun bizleri daha büyük yüzeylerde, daha fazla renkle, daha akışan, kimi zaman tamamen ayrışarak yok olan ama çoğu zaman ise karışarak bütünleşen ve her birinin ayrı ayrı hikayeler sunduğu eserlerin etrafında tüm bu duygu değişimlerini barındıran bir nevi kendi ruhlar sofrasına davet ettiğine şahit oluyoruz.
Sergideki eserlerin isimleri de en az yapıtlar kadar dikkat çekici. Sanki her biri sanatçının bize o anki hikayesini ve hissiyatını aktarmak üzere titizlikle seçilmiş. Pek tabi Mumcu’nun yazar kimliği devreye girse de aslında onun tamamen her bir eserine özel isimler vererek, içinde bulunduğu an ve ruh halini en iyi şekilde yansıtma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Sanatçı bu yolla; yalnız ve bitkin, kızgın ve öfkeli, kırgın ve hüsrana uğramış, anlamaya çalıştıkça her şeyin daha da belirsizleştiği, kaygan ve akışkan, birbiriyle çarpışarak sıkışan ve patlayan, en nihayetinde tüm bu devinimleri ardında bırakarak yeniden kendiyle barışmak uğruna tüm bu duygu akışkanlığını sahiplenip kişiselleştiren bir ruhun, bir nevi Anka kuşu misali yeni bir “ben” olma yolculuğundaki o en mahrem “an”larına tanıklık etmemize olanak sağlıyor.
Cem Mumcu, her ne kadar durumu kendine has ve oldukça kişisel bir noktadan ele almış olsa da eserlerine bunu aktarırken, yüzeye yerleştirdiği tamamen rastlantısal ve zahmetsiz gibi görünen minimal birkaç eklentiyle tam da istediği o an’ı ve ruh halini mümkün olduğunca az ve özle tasvir ederken, aynı zamanda bizlere o şahsi anla yakınlık kurabilme imkânı veren bir sanatçı. İşin ilginç yanı bunu en temel yalın dürtülerden, arap saçına dönmüş alabildiğine karmaşık duygudurum hallerine kadar geniş bir yelpazede sadece renkle başarabiliyor olması. İzleyeni tam da istediği bir pozisyona, bütünü adlandıramadığı bir yakınlık hissine, getirerek olanların bir anda farkına varmamıza ve bizlerde yaşattığı bu empati duygusu sayesinde artık tüm meselenin kişisel olmaktan çıkarak anonimleştiğine, “ben” olmaktan çıkıp “biz” olmaya doğru evrildiğine şahitilik ediyoruz.




Sandığınız Değilim , Sandığınız Şeylerden Hiçbiri Değilim , Sandık Da Değilim.
Ben onu hiç tanımıyorken, onun resimlerine bakmak onu çıplakken büyüteçle incelemek gibiydi… Ki ben çıplaklığımdan korkuyordum. O ise çıplaklığını utanmadan sergiliyordu.Biliyordu ki bu çıplaklık, hepimizin çıplaklığıydı; sahici, bildik ve kadim… Zaten sırf bu sebepten, her bir lekede kendini bulma imkanı buluyordum. Çünkü çıplaklığından korkan, kendine de aynada çıplak tahammül edemiyordu… Ben utanırken o açıyordu, acaba ben tüm insanlık için mi utanıyordum?! Hesapsız, kitapsız ve beklentisiz olduğunu farkettiğimde anın, kenarda ki tek sandalyeye oturttum utancımı… Korkma ceketimi askıya astım. Bu sefer ben de çıplaktım. Bu sefer onu hissetmek daha kolaydı… Bu sefer daha ‘oydum. Bu sefer daha o, ‘ben’di… Aslında bizdik biz… Çünkü yüzyıllardır bizdik; bilindik, tanıdık. Artık başka bir dönem başlıyordu… Acaba artık korkmaktan mı korkacaktım?! Yok, yok… O da değildi. Ben artık kendi ‘ben’imi görüyordum, o ise aynam oluyordu.. Sessiz, sakin ama parlak! Ve tabii ki sırlı! Sonra sırra kadem bastık! Çünkü artık buharlaşmıştık… Dönüp baktığımızda sırlara karışmıştık. Ve gün gibi ortada olanlara… Şarabın kekremsiliği ana karışırken, gördüm ki ben büyüdüm, o içindeki çocuğu büyüttü. Ben yeşerdim o ağaç oldu. Sonra sonsuz olduk gibi geldi… Oysaki son oydu. Son olmasın diye yeniden başladık ve bu döngü hep devam etti. Eli bir el uzaklığında dururken uzanmak sadece bize özgüydü. O eller ki mürekkebe karışmış ve katışmıştı. Ve mürekkep benim elime bulaştığında el vermiş olacaktı.. Sessizdi gece tüm bunlara şahit olurken, gözlemciydi, susmaya devam ediyordu. Biz de susunca geceye karıştık ama biliyorduk ki gün doğacak. Olsun, yine de karışmış lazımdı… Üç noktalar uzasın isterken biz, kağıdın üzerindeki lekeler büyümekteydi. Büyüyüp yüzüne vururken tüm bu lekeler, zihnin seni oyuna davet ediyordu. Hey, sen! Gördüklerinle yüzleşecek, sonra bulduğun seni sevecek miydin?…
9 Kasım, 2016 . Bebek
Bu bir ‘resim’ değildir! Gördüğünüz resimler sadece leke değildir. Gördükleriniz, ‘sadece’ bir resim değildir. Soyut değildir. Belirli değildir. Belirsiz hiç değildir. Şekilci değildir. Zeminle ilişkili değildir. Zaman – mekan birlikteliği aramaz. Çizgisel değildir, ama çizgili olanları vardır. Gölgesel değildir ama adı ‘Gölgesi’ olan işi vardır. Yüzeyi vardır ama yüzeysel değildir. Didaktik değildir. Noktalardan oluşur ama nokta koymaz. Nesneyle ilgilenmez, nesneleşmez… Alan istemez. Boyutunu, an belirler. Ritmik olmak istemez ama durağan da sayılamaz. Odak noktası barındırmaz ama odağından çıkartmaz. Düzlemden kopmaz ama çok derindir… Derindir, senden daha derin. Seni derinlerde bulup yüzeye çıkartacak kadar derin ve düzlemle ilişkili… Çokçadır. Yeri gelince ‘bir’ olur. Belirsizliği tedirgin eder zannedersin, oysa belirli olanın sıkıcılığına mahrum eden formdan özgür bırakandır… Dokusu olabilir ya da olmayabilir, beklenmedik anda dokunu verir… Bu bir Rene Magritte’e övgü de değildir. Cem’in harflere hükmetmeyi katlayıp cebine koyduktan sonra renkle, formla, noktayla, çizgiyle girdiği mücadeleyi, imgelerin ihanetiyle geçen zamanlarına tanıklık ettiğimiz anları anlatır. Tüm bunlar Cem’in resimleri için söylenebilir… Bu sefer sanat tarihçisi gibi yazmamaya karar verdim. Onun işlerine, bilindik kompozisyon anlayışları üzerinden, Althusser’in veya Adorno’nun metinleri üzerinden, kavramsal yaklaşımlar açısından, salt formla kurduğu ilişkiden bakmamaya karar verdim. Böyle karar verdim çünkü o, sırf bunları düşünerek, tasarlayarak, kurgulayarak yapmadı bu resimleri… Haketmiyor mu işler sanat tarihsel, akademik bir incelemeyi?.. Şüphesiz ki okuduğum onca sanat kitabındaki ressama referans vererek sayfalarca yazabilirdim bu incelemeyi. Onun işlerini görünce aklıma Louis Bourgeois gelmedi mi sanıyorsunuz ? Ya da George Baselitz’in figürleri… Kullandığı malzemesine bakınca Yüksel Arslan’ı hatırlamamam mümkün değildi. Tracey Emin’in desenlerindeki hırçınlık ve yalınlıkta aklıma geldi. Schiele’nin defalarca baktığım çizimleri de bir bir gözümün önünden geçti… Ama Cem’in kendi ruhundan çıkan, bu kadar samimi işlerini belkide uzaklaştırmaktan korktuğum için bu çaba. O işleri mesafeli kılmamak için… Onun tüm ‘gerçek’ olanla kurduğu ilişkiyi ağdalı laflarla bezemeyi, gerçek ve gündelik bulmadığım için… Belki de hakikati avlanmaya giden adamın, büyüsü bozulmasın diye… O yüzden ‘değildir’lerle başlıyor yazı. Çünkü bir metodolojiden bağımsızlar, bir fikir uğruna üretilmemişler ve tamamen o anda var olmuşlar. Ve her an her yerde bir şekilde Cem’in içinden çıkmaya devam ediyorlar… Kimi zaman bir mürekkepli kalemden akıyorlar, kimi zaman da kahve ve şarap leke oluyorlar kağıda. Velhasıl bu resimler, sandığınız gibi değil, sanıldığının hiç biri değiller! Cem’e aitler, bize aitler, sizin gibiler, bendenler, senle aynılar ve öteki kadarlar… Seçerken, bakarken, hepsinin üzerinde parmak izimi bırakırken, ismini not ederken ve sergilerken hep şunu düşündüm, Umarım Cem’in işlerinin bana hissettirdikleri, bu sergiyi gezen gören her bir izleyiciye de aynı şeyi hissettirir; bir arkeolojik kazı yapar gibi onu keşfetmenin heyecanını, insan olmanın kalp taşımakla büyük bir ilgisi olduğunu, gerçek olmanın hep tanınabilir bir lezzet bıraktığını, küçücük bir kağıttaki siyah lekenin uzaydaki bir kara delik gibi göz bebeğini içine çekebilmesini, her bir portrede kendi yüzüne dair detayları görmeyi, bütünü görüp parçaları tanımlamayı, sadece görmelerini değil hissetmelerini, işlerin adını okurken kendi romanını yazmalarını hayal ettim. Benim hayalim, sergiyi kurduğum gün vücut bulurken, yapıtlar gerçekliğe dair çıkılan bu yolculuğa sizi davet edecekler… İyi yolculuklar… İyi seyirler…
Özlem ÜNSAL . 25 Kasım 2016 . Nişantaşı
Cem doğayla ilişkisini oldukça kısıtlı zamanlarda kuruyor, çoğumuz gibi. Eve giderken yoldaki ağaca sarılıyor, yılda birkaç kez gittiği tatillerde doğaya karışıyor ve mutlaka görüntülemek istiyor, onun heyecanıyla neler çekmişim diye yatağının içinde pıt pıt izliyor, sevdiği müziklerle biraraya getiriyor çektiklerini. Bazen tüm gün bunun hayaliyle akşamı iple çektiği oluyordur. Çoğumuzun Cem’den farkı, doğaya bu derece iştahla bakmıyor oluşumuz, insana da kendimize de iştahla bakmadığımızdan zaten aynı sonuçları çıkarmıyoruz. Cemin insanla ve doğayla ilişkisi bana göre bir iştah meselesi, haz almak ve korkmamak, sonuçları asla düşünmemek. Yiyebilse dağ yerdi mesela, hatta dağlar, bulutlar ve libido üzerine bir anlatımı vardır, belki bir gün paylaşır herkesle. Çoğumuz doğadan da insandan da huzur bekliyoruz, o ise huzurdan ziyade karmaşıklığı ve öngörülemezliği kokluyor, bundan haz alıyor. Doğayla sevişiyor gibi bir hali var, insanlara olan merakı, ilişkisi de öyle. Kırk yılın başı nutella yemesine izin verilmiş çocuğun kocaman gözleri ve açılan ağzı, ilk kez bir sevgili sahibi olmuş 16 yaşında bir gencin boş ev heyecanı gibi bir şey. Hazzın en ilkel ve sahici hali. Yaramaz ve doymayan bir ruh. Kağıdın başına geçtiğinde de aynı heyecanla ve öngörülemezlikle başladığı şeyin sonunda, kendi yaptığına şaşıran hali görülmeye değer. Ellerine bulaşmış boyalardan kurtulmak istemeyen bir çocuk o. Her çizdiği, her boyadığı şekilden, posterden, iskeletten ve kıyafetlerden bağımsız portreler ve haller. “Ahh biliyorum bu adamı galiba”, “bu kadın nasıl bu kadar tanıdık?”, “bu duygunun ancak böyle anlatılacağını nereden biliyorsun?” dediğim olmuştur sık sık. Tek bir damladan koca bir ruhu resmedebiliyor kendisi de farkında olmadan. Ürettiği herşey bu sihrin etkisinde, kendisi hariç, bunu bilerek yapıyor gibi değil, farkında olacağı güne kadar da üretecek. . Ebru Demetgül . 2 Aralık 2016


